Özge Kadayıfcı Mimarlık içeriyi dışarıdan ayıran çizgiyi çizer; iç mimarlık ise o çizginin içinde, kapıdan girdiğimiz anda başlar. Burada da kendimize sorduğumuz ilk şey aynı: Bu mekânda nasıl bir hayat yaşanacak?

Bir mekânla ilk karşılaşma birkaç saniye sürer. O birkaç saniyede insanın içinde bir şey ya kıpırdar ya kıpırdamaz. Bizi asıl ilgilendiren, o kıpırtının zamanla bir aidiyete dönüşüp dönüşmediği.
Planda bir kapı
Mimari çizimde kapıyı çeyrek bir yayla gösteririz: kanadın açılırken taradığı alanı anlatan küçük bir eğri. İçmimarlar Odası’nın amblemindeki form da bize bu çizgiyi hatırlatır: kapısı aralık bir oda.
Bu eğri, mesleğin belki de en yalın tarifidir. Bir eşik, bir hareket ve ardında henüz görülmemiş bir iç. Kapı açıldığı anda iç mekân, insanla ilk cümlesini kurar. İç mimarlık, o cümlenin ne söyleyeceği üzerine düşünmektir.
Meslek tanımı: iç mimarlık neyi kapsar?
İçmimarlar Odası’nın mesleki denetim yönetmeliği iç mimarlık hizmetlerini oldukça geniş tutar. Araştırma ve danışmanlıktan rölöveye, tasarım ve projeden uygulamanın denetimine ve koordinasyonuna kadar uzanır. Mesleğin alanını ise “iç mekâna bağlı kapalı ve yarı kapalı alanlarda, konfor koşulları, güvenlik ve işlevler” diye tarif eder.
Bu tanımın hepsine katılıyoruz. Biz yalnızca bir kelime daha ekliyoruz: aidiyet.
Görmek, anlamak, hissetmek
Konforu ölçebilir, güvenliği hesaplayabilirsiniz. Aidiyetin ise bir birimi yok. Ancak kendiliğinden de oluşmuyor. İnsan önce görüyor, sonra gördüğünü anlamlandırıyor, duygu da ancak bundan sonra geliyor. Bir yerde neden rahat ettiğimizi çoğu zaman söyleyemeyiz. Işığın geldiği yön, malzemenin sıcaklığı, tavanın bedenimize göre yüksekliği bunu bizim yerimize söylüyor.
Bir mekân, parçalarının toplamı değildir. Işığı, malzemeyi, rengi ve dokuyu birlikte duyduğumuzda mekân bir şarkıya dönüşür. Çünkü notaları tek tek duymayız, şarkıyı duyarız.
Juhani Pallasmaa mimarlığın yalnızca gözle değil, bütün bedenle deneyimlendiğini söyler. Biz bir adım ötesine bakıyoruz: O şarkıyı farkına varmadan dinlediğimizde içimizde ne kalıyor? Bilincin eşiğinin altında biriken bu hissin, bir mekânı hatırlamamızın ve oraya dönmek istememizin asıl nedenlerinden biri olduğunu düşünüyoruz. Ait olmak belki de budur: Nedenini bilmeden, bir yerde yerinde olduğunu hissetmek.
Goethe mimarlığı donmuş müzik olarak tanımlar. Biz o müziğin, içinde hayat başladığında yeniden çalınmasını istiyoruz. İç mimarlıkta kurmaya çalıştığımız şey bu sessiz ezgi. Bu yüzden ışığı, malzemeyi, rengi ve dokuyu ayrı kararlar olarak değil, aynı ezginin parçaları olarak birlikte tasarlıyoruz.
Üslup yerine yöntem
Otuz yılı aşkın sürede tek bir imza üslubumuz olmadı. Yine de zaman zaman eski bir müşterimiz, aynı şehirde girdiği başka bir mekânda “burayı siz yapmışsınız” diyor. Nasıl anladığını sorduğumuzda cevap çoğu zaman bir biçim ya da malzeme olmuyor; ışığın kullanılış biçimini ya da içinde uyanan hissi söylüyor.
Bunun nedenini kendi çalışma biçimimizde arıyoruz. Tasarım kararlarını verirken malzemeden, renkten ya da uygulama tekniğinden çok, mekânın bırakacağı duyguya yoğunlaşıyoruz. Bir çizimin başında birbirimize “sen ne hissettin?” diye sorduğumuz anlar az değil. Bu en çok restoran projelerinde oluyor. Henüz bitmemiş bir mekânda kendimizi misafirin sandalyesinde hayal ediyor, cevabı orada arıyoruz.
Bunu bir başarı olarak değil, üzerine düşündüğümüz bir tespit olarak aktarıyoruz: Belki de bir mekânda insanın aklında kalan, gördüğünden çok hissettiğidir.
Bu düşünme biçiminin bir parçası da mekânı, işletmeyi ve markayı birbirinden ayırmamak. Logo, menü ve grafik dili de bu yüzden aynı ekipte kurguluyoruz. Ayrıca bir mekânın fotoğrafında görünmeyen kararları da tasarlıyoruz: insan içeri girdiğinde gözünün ilk nereye gideceğini, nerede duraklayacağını, nereye yöneleceğini.
Analiz: iç mimarlık kabuğu ve insanı okumakla başlar
İç mimari tasarım çoğu zaman var olan bir yapının içinde başlar. İlk işimiz ölçmek. Mevcut mekânın rölövesini çıkarıyoruz, çünkü yanlış bir ölçünün üzerine doğru bir tasarım kuramazsınız. Sonra kabuğu okuyoruz. Taşıyıcı sistemin nerede olduğuna, tesisatın nereden geçtiğine, gün ışığının öğleden sonra nereye düştüğüne bakıyoruz.
Mimari tasarım yazımızda arsayı nasıl okuduğumuzu anlatmıştık. İç mimarlıkta arsanın yerini mevcut yapı alıyor. Okuma biçimi ise aynı. İyi okunmuş bir kısıt, çoğu zaman projenin en güzel fikrine dönüşebiliyor.
Ardından o kabuğun içinde yaşayacak insanları dinliyoruz. Konutta bir aile ya da tek başına yaşayan biri, otelde her gece değişen bir misafir. Ticari bir projede işletmenin kendisi de bir kullanıcı sayılır.
Konsept: her şeyin dönüp baktığı cümle
Analizin sonunda elimizde çok fazla bilgi oluyor. Konsept, bunları tek bir fikre indirdiğimiz an. Bu nedenle sonraki her renk, malzeme ve ışık kararını o fikre bakarak veriyoruz.
2012’de Taksim Square Otel‘in ortak alanlarını yenilerken binanın yapısına dokunmadık. İstiklal Caddesi’nin başında, şehrin kültürel hafızasının tam ortasında duran bir otel için konsepti Osmanlı saray mimarisinde bulduk. Simetri mekânın omurgası oldu, aynalar ve avizeler o simetriyi çoğalttı.
Heiligenhaus’taki Provia Hotel‘de soru bambaşkaydı. Standart bir otel odası yerine nasıl kişisel bir konaklama kurulur? Cevap tek bir duyguya indi: ev sıcaklığı. Her detayı, misafir kendini evinde hissetsin diye kurguladık.
Kısacası iki otel, birbirine hiç benzemeyen iki konsept. Analizleri farklıydı, dolayısıyla bırakmak istedikleri duygu da.
Tasarım: iç mimarlık elin değdiği yerde
Tasarım aşamasında konsept renge, dokuya, malzemeye ve ışığa dönüşüyor. İç mimarlıkta bu dönüşüm insana çok yakın gerçekleşiyor: ele değen bir yüzeyde, göz hizasındaki bir detayda. Aydınlatma yazımızda da yazdığımız gibi, ışığı tasarlarken gölgeyi de tasarlıyoruz.
Bir akşam yemeğini uzatanın yalnızca misafirin oturduğu sandalyenin konforu olduğunu düşünmüyoruz. Yemeğin tadı ile mekânın ritmi aynı ezgide buluştuğunda insanın o masada daha uzun kalabileceğine inanıyoruz. Bunda mekânın hissettirdiği ritmin, bütünün müziğinin ve elbette gerçekten çalan müziğin birlikte payı olabilir. O akşamdan geriye kalan his, mekânın akılda kalmasını ve insanın oraya kendini ait hissetmesini sağlayabilir. Aidiyetin çoğu zaman böyle, fark edilmeden oluştuğunu düşünüyoruz.
Görünmeyen özen
Sakin bir duygu, çoğu zaman görünmeyen pek çok doğru kararın üzerinde durur.
Ses bunların başında geliyor. Örneğin Beşiktaş’taki Dorock XL‘de sahne, bar ve sosyal alanlar aynı hacmi paylaşıyordu. Akustik orada en baştan düşünmemiz gereken konulardan biriydi. Proje gerektirdiğinde bu tür uzmanlık alanlarında dış danışmanlardan da destek alıyoruz. Öte yandan yüzeylerin arkasında havalandırma, elektrik, su ve yangın güvenliği var. Teknik altyapı yazımızda anlattığımız gibi, bu sistemler doğru kurulmadığında en özenli tasarım bile amacına ulaşamıyor. Kaçış yollarını ve malzemelerin yangın sınıfını bu yüzden proje aşamasında ele alıyoruz.
Erişilebilirliği de projenin ihtiyacına göre en baştan planlıyoruz. Dortmund’daki Beymen Restaurant bunun örneklerinden biri. Bir yere ait hissetmenin, önce oraya rahatça girebilmekle başladığına inanıyoruz. Ayrıca mobilya ve aydınlatmanın çoğunu projeye özel tasarlıyoruz, çünkü mekânın kendi ölçüsü çoğu zaman kendi detayını istiyor.
Tasarımı müşterimizle her zaman 3D sunumla, kullanılacak malzemelerin fotoğraflarıyla birlikte paylaşıyoruz. Onaydan sonra istenirse malzeme panosu ya da numuneler de hazırlıyoruz. Bir dokuyu ekranda görmekle elinize almak aynı şey değil.
Sahaya geçiş ise sürecin en kırılgan anı. Tasarımda kurduğumuz duygu, yanlış uygulanmış tek bir detayla kaybolabiliyor. Burhaniye’deki Aylin Y.B. Evi‘nde bu süreci baştan sona tek ekip olarak yürüttük. Temelden başlayan mimari tasarım ve inşaatın ardından iç mimariyi, mobilyayı, perdeleri, aydınlatmayı ve son yerleşimi de üstlendik. Anahtarı teslim ettiğimiz gün ev yaşanmaya hazırdı.
Zamanla sınanan duygu
Bir iç mekânı değerlendirmenin ölçüsünün “güzel” ya da “iyi” olmadığını düşünüyoruz. Bunlar kime ve neye göre sorusuna bağlı kavramlar. Bizim için asıl soru, mekânın kurulduğu amaca hizmet edip etmediği. Amaç derken yalnızca işlevi değil, o mekânda yaşanması istenen hayatı ve bırakılmak istenen duyguyu da kastediyoruz. Bunun cevabı açılış gününde değil, yıllar içinde ortaya çıkıyor. Malzeme eskiyebilir. Ama amacına doğru kurduğumuz bir mekânın kullanıldıkça kimliğini yitirmeyeceğine, aksine anlam kazanacağına inanıyoruz.
OT ve 6:45 ile ilk mekânlarından bu yana birlikte çalışıyor, zincirin şubelerini tasarlıyoruz. Her şubeyi bulunduğu semte, binaya ve misafirine göre yeniden yorumladık. Yine de hangisine girerseniz girin aynı markanın içinde olduğunuzu hissedebilirsiniz. Restoran Tasarlamak yazımızda buna, markanın karakterini koruyup bulunduğu yere ait bir mekân kurmak demiştik. Bir tasarımın amacına ulaştığını gösteren işaretlerden birinin bu olduğunu düşünüyoruz.
Otuz yıldan sonra
1993’ten bu yana 400’ü aşkın projede hep aynı yerden başladık: önce anlamaya çalışmak. 2010’da Burhaniye’de bir villa, 2012’de Taksim’de bir otel, 2023’te Dortmund’da bir restoran, 2026’da Almanya’da başka bir otel. Ölçekler, şehirler, işlevler değişti, sorduğumuz soru değişmedi.
İnsanların bir mekânı nasıl göründüğünden çok, orada nasıl hissettikleriyle hatırladığını düşünüyoruz. O sessiz ezgiyi kurmak için, görünmeyeni de en az görünen kadar özenle tasarlamak gerekiyor.
İç mimarlık hizmetimizin kapsamını İç Mimarlık Hizmeti sayfasında bulabilirsiniz.
Diğer Yazılarımız
- Restoran İşletme Maliyetleri: Ciro Nereye Gidiyor?
- Barınaktan Eve: Mimari Tasarım Bir Hayat Sorusuyla Başlar
- Restoran Açma Maliyeti Nasıl Hesaplanır?
- Restoran Teknik Altyapısı: Havalandırma, Elektrik, Su ve Mutfak Sistemleri
- Restoran İçin Mekân Nasıl Seçilir? Lokasyon, Metrekare ve İşletme Açısından Mekân Analizi
- Restoran Tasarlamak: Bir Mekândan Çok Bir Deneyim Tasarlamak
- Restoran ve Kafe Aydınlatması: Işıkla Atmosfer Tasarlamak


